The Sinking City 2 İncelemesi — Resident Evil’dan Büyük Ölçüde Esinlenen Lovecraftvari Hayatta Kalma Korkusu
6.8Günümüzde oyun pazarındaki hayatta kalma-korku türünün durumu pek iç açıcı değil. Bir yandan popüler oyun platformları, kaliteleri ve kapsamları farklı onlarca projeyle dolup taşıyor. Öte yandan bunların çoğu, beraberinde getirdiği tüm sorunlarla birlikte bağımsız oyunlardan oluşuyor: “ucuzluk”, bir sürü pürüz, basit ve stilize grafikler vesaire. Üstelik bu alanda korku öğeleri içeren “yürüme simülatörleri” çok daha fazla; eli yüzü düzgün bir hayatta kalma-korku oyunu bulmak hayli zor.
AAA tarafında ise türe neredeyse hükmeden iki Doğu serisi öne çıkıyor: Resident Evil ve Silent Hill. Bu serilerin her yeni oyunu başlı başına bir olay, ancak çıkışlar arasındaki süre genellikle çok uzun. Kısacası bu tür oyunların hayranları çoğu zaman yeni, cazip ve ilgi çekici bir projenin ortaya çıkmasını beklemek zorunda kalıyor. Görünüşe göre sonunda böyle bir oyun geldi: Frogwares’in Lovecraft mitlerine adadığı The Sinking City serisinin ikinci numaralı oyunu. Peki gerçekten her şey bu kadar basit mi?
Platform: PC (Ryzen 5 7500F, NVIDIA RTX 4070 Ti Super, 32 GB RAM);
Oynama süresi: 8 saat.
Sistem Gereksinimleri
Minimum: Intel Core i7-8700K / AMD Ryzen 5 3600X, NVIDIA GeForce GTX 1070 (8 GB) / AMD Radeon RX 5700 (8 GB), 16 GB RAM, 70 GB disk alanı;
Önerilen: Intel Core i5-14600K / AMD Ryzen 5 7600X, NVIDIA GeForce RTX 4070 Ti (12 GB) / AMD Radeon RX 7900 XT (12 GB), 32 GB RAM, 70 GB disk alanı.
Hikâye ve Dünyaya Giriş

Önemli bir nokta: oyun, Howard Phillips Lovecraft’ın eserlerinin temel anlatılarına ve mitolojisine aşina olanlara göre tasarlanmış. Hikâye açısından kritik pek çok isim, unvan ve terim burada doğrudan açıklanmıyor; sanki “laf arasında” geçiyor.
The Sinking City 2, baştan sona bağımsız bir hikâye anlatıyor ve ilk oyunla neredeyse hiç bağlantısı yok. Hikâyenin merkezinde yeni bir kahraman var: okült araştırmacısı ve özel dedektif Calvin Rafferty.
Dreamlands’e yapılan başarısız bir sefer sırasında (yazarın notu: Lovecraft’ın eserlerinde yer alan paralel, fantastik bir boyut; yalnızca güçlü bir hayal gücüne sahip bazı kişiler uyurken buraya girebilir), Calvin amacına ulaşmayan bir okült ayin gerçekleştirir. Bunun sonucunda sevdiği kişi ve ortağı Faye Bennett’in bilinci öteki dünyada mahsur kalırken fiziksel bedeni komaya girer.

Faye’i hayata döndürmek için Calvin’in yeni ve kadim bir ayin gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu amaçla, gerekli bilgilerin saklandığı söylentileri dolaşan tekinsiz Arkham şehrine gider. Kahraman şehre vardığında Arkham mistik bir selin pençesindedir, halk tahliye edilmektedir ve derinliklerden çıkan solucanlar cesetleri ele geçirip yeniden canlandırmaktadır.
Hikâye, oyunun en cazip yanı değil. Daha çok, oynanışı gerekçelendirmek ve yaşananlara bir “arka plan” oluşturmak için eklenmiş bir kutucuğu işaretleme işi gibi duruyor (oyun zaman zaman bunun aksini kanıtlamaya çalışsa da). Aklıma hemen bariz bir karşılaştırma geliyor: “Aşağı yukarı Resident Evil gibi.” Üstelik bu benzetmeyi son kez yapmayacağım.
Hikâyenin pek çok ayrıntısı, geçmişe dönüşler aracılığıyla parça parça aktarılıyor. Dünyanın “arka planını” ise çoğunlukla bulacağınız sayısız nottan öğrenmeniz gerekiyor.
Temel Oynanış: Hatalardan Ders Çıkarmak
Oyunun oynanışına geçmeden önce ilk oyunun nasıl olduğunu kısaca hatırlayalım.
İlk oyun karmaşık tepkiler aldı; hem basın hem de oyuncular mesafeli yaklaştı ve geliştiricilerin pek çok tercihini eleştirdi. The Sinking City , hayatta kalma-korku ve dedektiflik unsurlarını harmanlayan, üçüncü şahıs bakış açılı bir aksiyon-macera oyunuydu.
Hikâyede ilerlerken ipuçları arıyor, arşivleri inceliyor, zihin saraylarına uğruyor; gizli işaretleri bulmak ve geçmişte yaşananların sırasını yeniden kurmak için özel bir büyülü görüşten yararlanıyordunuz. Dedektiflik tarafı, oyunun belki de en başarılı kısmıydı: sizi elinizden tutmuyor, haritaya işaretler koymuyor; bunun yerine bilgileri dikkatle okumanızı, karşılaştırmanızı ve sonuçlara varmanızı teşvik ediyordu. Bu mekaniklerin çoğu The Sinking City’ye Frogwares’in bir başka serisi olan Sherlock Holmes’tan taşınmıştı.

Ancak projenin hayatta kalma-korkuya ayrılan diğer “yüzü” çok daha kötü işlenmişti. Ateş etmek “tahta gibi” ve hantal hissettiriyor, düşman animasyonları pürüzlü, isabet alanları da sorunluydu. Keşfedilebilir şehir görünüşte uçsuz bucaksız olsa da boş ve tekdüzeydi. Üstelik sıkıcı geri dönüşler de bütün bunları daha beter hâle getiriyordu.
Görünüşe göre geliştiriciler eleştirileri dikkate alıp hatalarından ders çıkarmaya karar vermiş: The Sinking City 2’de hayatta kalma mekanikleri ciddi ölçüde iyileştirilmiş. Oynanış bakımından Resident Evil yeniden yapımlarına çok yakın: omuz üstü kamera, kısıtlı kaynaklar (iyileştirme eşyaları ve cephane), eşya üretimi ve Metroidvania mantığıyla tasarlanmış bölgeler.
Oyuncular dört geniş bölgeyi keşfedecek: Arkham’ın sular altında kalmış sokakları (burada önemli noktalar arasında motorlu tekneyle ilerlemeniz gerekiyor), bir hastane, ticari liman ve kadim bir nekropol. Temel oynanış döngüsü de Resident Evil’a çok benziyor: yaratıklarla çatışmak, kaynaklar ve önemli eşyalar toplamak, envanteri idareli kullanmak, depolama ve kayıt noktalarının bulunduğu “güvenli odalara” uğramak ve hikâyede ilerlemek için bulmacalar çözmek.
İlk oyundan farklı olarak çatışmalar çok daha iyi hissettiriyor; yine de bazı animasyonlar doğal görünmüyor. Kahraman yakın dövüş saldırılarını ustaca kullanıyor ve düşman saldırılarından sıyrılabiliyor; bu yönüyle Resident Evil 3’teki Jill’i andırıyor. Savaş sisteminin kilit özelliği, düşmanların bedenlerindeki hassas noktaları vurmak. Canavarlara rastgele ateş etmek etkisiz ve cephaneyi boşa harcıyor; bu yüzden üzerlerinde beliren çıkıntıları isabetli biçimde hedeflemek gerekiyor. Bu arada düşmanlar isabet alan mermilere gerçekçi tepkiler veriyor: örneğin bacaklarına ateş ederseniz yere kapaklanıyor ya da dizlerinin üzerine çöküyorlar; yine Resident Evil’daki gibi. Ayrıca yere düşen düşmanları ezerek öldürmeniz gerekiyor, yoksa bir süre sonra yeniden ayağa kalkabiliyorlar. Silent Hill serisinde de benzer bir mekanik vardı. Bazı bölgelerde canavarları tuzağa çekmek için kullanabileceğiniz düzenekler bulunuyor.
Dedektifliğin Sonu ve Oyunun Temel Sorunları

İlk oyundaki dedektif soruşturmasından geriye, zihin sarayını taklit eden ayrı bir arayüz menüsü kalmış. Burada notlardan elde ettiğiniz ipuçlarını yerleştirip aralarında bağlantılar kurmanız gerekiyor. Tamamlanan zincirler size yetenek puanı kazandırıyor. Geliştirme sisteminde ise şaşırtıcı bir şey yok: önce becerilerin kilidini açıyor (örneğin el feneri açıkken daha fazla hasar vermek ya da eşya üretirken daha fazla cephane elde etmek), ardından bunları karakterin yanında taşıdığı “Night Shade” adlı eser maskesinin sınırlı yuvalarına yerleştiriyorsunuz. Ek yuvalar da geliştirme puanlarıyla açılıyor. Puan kazanmanın ikinci yolu, bölgelere dağılmış erzak sandıklarını bulmak.
“Night Shade” özel bir kaynakla doldurulduktan sonra, kahraman ölümcül hasar aldığında onu bir kez hayata döndürebiliyor. Ayrıca hikâyenin belirli bir bölümünden itibaren Faye’in bilinci maskeye geçiyor ve yardımcı karakter olarak buradan Calvin’le iletişim kuruyor. Eşya üretimi de basit: iki ya da daha fazla kaynağı birleştirip karşılığında iyileştirme eşyaları veya cephane elde ediyorsunuz. The Sinking City 2’deki bulmacalar Resident Evil’dakilerden çok daha yaratıcı ve Silent Hill’i andırıyor; çoğu kelime oyunları ve metaforlar üzerine kurulu.
İlk bölgeler ilgi çekici ve keyifli: çevreyi adım adım keşfetmeniz, kestirme yollarla ek geçitler açmanız, kaynakları dikkatli kullanmanız ve mümkün olduğunda çatışmadan kaçınmanız gerekiyor. İsteğe bağlı “köşeler” de var; buralara uğramak çoğunlukla silah geliştirmeleri ve envanter kapasitesi artışıyla ödüllendiriyor. Bölüm tasarımı fena değil ama yine de Resident Evil serisinin gerisinde kalıyor.
Ancak oyunun ikinci yarısından itibaren aynı çözümlerin tekrar tekrar kullanıldığını fark ediyorsunuz. Bölgenin uzak köşelerine dağılmış, parçalanmış bir hikâye eşyasının parçalarını buluyor, önemli bir noktaya götürüyor ve bir bulmaca çözüyorsunuz. Aralarda düşmanlarla çatışmalar var; koşulların tekdüzeliği ve yaratık türlerinin azlığı yüzünden bunlar bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyor. Her bölümün sonuna doğru da düşman dalgalarıyla dolu bir arenada savaşıyorsunuz. İşte burada işler iyice sarpa sarıyor, çünkü hayatta kalma unsuru neredeyse tamamen devre dışı kalıyor: arenalarda kaynakların “yeniden belirdiği” birkaç sandık mutlaka bulunuyor. The Sinking City 2, Resident Evil 4’ün yeniden yapımındakine benzer uyarlanabilir bir kaynak sistemi kullanıyor; oyun, oyuncunun en çok ihtiyaç duyduğu eşyaları sağlıyor. Son bölge ise düpedüz özensiz ve yaratıcılıktan yoksun: düşmanlarla dolu sayısız arenanın birbirine bağlandığı neredeyse dümdüz bir koridordan ibaret.

Geliştiricilerin deneyip çeşitlilik katmaya çalıştığı belli: örneğin hastanede, oyuncu kaçması gereken yenilmez bir canavarla karşılaşıyor; Mr. X ya da Nemesis’in bir benzeri. Ancak etkileyici olmayan tasarımı ve zayıf yapay zekâsı (bu arada, buradaki tüm düşmanlar için geçerli) onu gerçekten korkutucu olmaktan çıkarıyor; sonuçta can sıkmaktan başka bir işe yaramıyor. Yine de bu tür oynanış unsurları çok az ve oyun büyük ölçüde yukarıda anlatılan döngüyü izliyor. Patronlar da başarısız: sonradan sıradan düşmanlara dönüşen özel türleri saymazsak yalnızca iki patron var ve bu karşılaşmaların ikisi de oldukça basit ve akılda kalıcılıktan uzak.
Üstelik The Sinking City 2’de Lovecraftvari projelerin temel özelliklerinden biri olan akıl sağlığını yitirme mekaniği hiç yok. İlk oyunda bu mekanik vardı: kahraman canavarları veya cesetleri gördüğünde ya da mistik görüşünü kullandığında yavaş yavaş deliliğe sürükleniyor; saldırabilen ürkütücü halüsinasyonlar ve hayaletler ortaya çıkıyordu.

İkinci oyun teknik açıdan ilkinden çok daha iyi durumda olsa da geliştiriciler bütün pürüzleri gidermeyi başaramamış. Zaman zaman dokular çakışıyor ve isabet alanlarında sorunlar yaşanıyor; uzaktan saldıran düşmanların atışları çoğu kez duvarlardan geçiyor, ayrıca görsel olarak hiçbir darbe almamış olsanız bile sıyrılma sırasında hasar görebiliyorsunuz. Grafikler de sorunlu: kesinlikle “yükseltilmişler” ve ilk bakışta her şey fena görünmüyor. Ancak zamanla düşük kaliteli dokular, “plastik” karakter modelleri, kaba yüz animasyonları ve çeşitli grafik kusurları göze batmaya başlıyor. Üstelik oyun Unreal Engine 5’in güncel bir sürümünü kullanıyor ve sistemi epey zorluyor; motorun alışıldık dertleri (takılmalar, donmalar ve anlık kare hızı düşüşleri) burada da mevcut.
Oyunu bitirdikten sonra bir bonus dükkânı açılıyor. Oyun içindeki çeşitli meydan okumaları tamamlayarak kazandığınız özel puanlarla yeni kostümler, ek silahlar ve sınırsız cephane satın alabiliyorsunuz. Yine, tıpkı Resident Evil’daki gibi.
Sonsuz tür tartışması: Hangi hayatta kalma korku formülü sizinle daha çok rezonans ediyor?
***
En dikkatli ve titiz okurlar için bir soru: Bu incelemede oyunu Resident Evil’la kaç kez karşılaştırdım? Üstelik boşuna değil; geliştiricilerin başlıca esin kaynağı oyunun ilk birkaç saatinde belli oluyor. Ancak The Sinking City 2, nesnel olarak Capcom’un koyduğu çıtaya ulaşamıyor ve kendine ait, özgün ve sıra dışı pek az şey sunuyor.
Sonuç olarak karşımızda kötü bir oyun değil, ama en fazla “ortalamanın üstü” notunu hak eden, iddiası sınırlı bir proje var. Oyun şu anda popüler değerlendirme sitelerinde çok yüksek puanlara sahip; bu yüzden bana kalırsa biraz abartılıyor. Evet, bütçe bakımından Capcom ve Konami oyunlarından çok daha geride bir AA yapımı; ancak mesele yalnızca grafikler ve teknik uygulama değil. Hikâye vasat: Lovecraft’ın özgün eserlerindeki umutsuzluktan ve “kozmik dehşetten” çok uzak. Bu yüzden seçilen ortam yeterince geliştirilememiş ve yarım kalmış hissi veriyor. Oynanış Resident Evil’ın fikirlerinin çoğunu kopyalıyor, ancak uygulamada sık sık yetersiz kalıyor.
Yine de hayatta kalma-korku oyunlarını seviyorsanız The Sinking City 2’ye şans vermeye değer. Büyük ve köklü serilerin gerisinde kalsa da bağımsız geliştiricilerin yüzlerce “ucuz korku oyunu”ndan çok daha cazip görünüyor.

